İyi okumalar.
Bir Zamanlar Taraftar Olmak – Ayhan Baynal
Siz hiç maçta ekmek arası çaman ekmek yediniz mi?
Ben yedim… Hem de yetmişli yıllarda, bol bol.
Yaşı kırk ve üzeri olanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.
Bugünün “şemşamerçi tribünü” ya da “çekirdekçi taraftar” diye adlandırılan kitlesi, bir zamanlar Çaman Ekmek taraftarıydı.
Evet, biraz yetmişli yıllara gitmekte fayda var.
Hele o yıllarda 10–15 yaşlarındaysanız…
Maça gitmek için hemen paralar bir araya getirilir, doğru bilet gişesine gidilirdi.
“Abi iki kişi bir bilet olur mu?” sorusu sorulur, içeri girmenin bir yolu mutlaka aranırdı.
Maçın durumuna göre sabah saat 08.00’de yollara düşer, Kayseri Atatürk Stadı’na gelir ve bilet kuyruğuna girerdik.
Bir de maç saat 16.00’daysa… vay halimize.
Aylar sezon başı ya da sezon sonuysa, yandınız demektir.
Akşama kadar güneşin altında kalır, kıpkırmızı olurdunuz.
Maç başlayana kadar tüm gazeteler okunurdu.
Sonra gazete değiş tokuşları başlar, onlar da bitince geçen haftadan statta kalmış gazetelere dalınırdı.
En sonunda gazeteler şapka haline getirilirdi.
Tabii bu şapka işi herkesin harcı değildi.
Güzel yapanlardan mutlaka yardım istenirdi.
Bir de deplasmandan taraftar gelmişse…
Maç başlayana kadar karşılıklı tezahürat ve küfür hiç eksik olmazdı.
Amigomuz Kıllı Bekir’di… Allah rahmet eylesin.
Bir diğer efsane ise yine rahmetli Elifoğlu idi.
Elifoğlu, kapalı tribünün üzerine çıkar, eğilerek bir selam verirdi.
Sonra sahanın içine iner, orta sahaya kadar gelir ve tek tek tüm tribünleri selamlardı.
En son da rakip takım tribünlerini…
Rakip taraftar azsa bugünkü misafir tribününe, fazlaysa Erciyes kale arkasına alınırdı.
Yani bugün nasılsa o gün de öyleydi.
Amigomuz ellerini havaya kaldırır, meşhur tezahüratları başlatırdı.
Önce bir “Hey Allah” çektirir, ardından “üçlü alkış”, en sonunda da “Hindi Baba” ile bitirirdi.
Bu döngü maç başlayana kadar sürerdi.
Ne hikmetse maç başladığında ses kesilirdi.
Kimsenin bağıracak hali kalmazdı.
Saatler öncesinden statta olan taraftarın ne sesi kalmış olurdu ne de sıcaktan dermanı…
Stadımız öyle büyük falan değildi.
12 bin kişilikti.
Yani erken gelen iyi yere otururdu.
Önce rakip takım sahaya çıkardı.
Eğer rakiplerimizden puan almışsa alkışlanır, yenilmişse yuhalanırdı.
Kayserispor ise nedense rakipten sonra çıkmayı tercih ederdi.
1978 Arjantin Dünya Kupası’ndan sonra bir konfeti hastalığı başlamıştı.
Kayserispor sahaya çıktığında ortalık kâğıt parçalarından geçilmezdi.
Ama bu manzara bize büyük bir mutluluk verirdi.
Takımımız Erciyes tarafındaki tünelden çıkardı.
Sahanın ortasına kadar gelip selam verirlerdi.
Biz de son kalan nefesimizle tezahürata başlardık.
Tabii pilimiz çoktan bitmiş olurdu.
Anons yapan kişi,
“2. Türkiye Ligi Kırmızı Grup’a dahil Kayserispor – falan spor maçını, hakem ve takım kadrolarını arz ediyorum” der, kadroları tek tek sayardı.
Rakip takım yeni küme düşmüşse, meşhur futbolcularına gıpta ile bakardık.
Bizim kadromuz da iyiydi ama…
Ne hikmetse komşunun tavuğu her zaman daha kaz görünürdü.
Maç başladı mı, stad adeta sessizliğe bürünürdü.
Sanki tiyatro izlenirdi.
Sesler ancak önemli bir pozisyonda, kaçan bir golde ya da hakemin yanlış düdüğünde yükselirdi.
Maçın gidişatına göre tezahüratlar artar ya da azalırdı.
Aslında bugünle çok da farkı yoktu.
Ne de olsa bugünün taraftarları, o günün çocuklarıydı.
Ev sahibi takım genelde hücumu düşünür, deplasman takımı ise
8 defans, 1 orta saha, 1 forvetle oynardı.
Bu sistem neredeyse herkes için geçerliydi.
Hâliyle maç, deplasman takımının ceza sahasında oynanırdı.
O dönemin futbolcuları teknik kapasitesi yüksek isimlerdi.
Oyun durarak oynanırdı.
Maçlar genellikle 0–0 ya da 1–0 biterdi.
Yani goller çok azdı.
Maç bitince, skor neyse ruh hâlimiz de oydu.
Herkes evine dönerken surat ifadesi sonucu ele verirdi.
Yolda mutlaka biri sorardı:
“Maçı nördünüz gardaşım?”
Cevap hazırdı:
“Nörek gardaşım… yendik.”
Ya da:
“Yenildik…”
Ardından suçlular tek tek sıralanırdı.
Televizyonda bugünkü gibi spor programları mı?
Yok öyle bir şey.
Hele bir de 2. Lig’deysen…
Sonucu vermeye bile zor girerlerdi.
Detaylı bilgi kimsede olmazdı.
Maça gidemeyenler, gidenlerden öğrenmeye çalışırdı.
Tek çare ertesi günkü gazetelerdi.
Yerel basın bugünkü gibi değildi.
Gerçekten gazete çıkarırlardı.
Maçta iki gol varsa, ikisinin de fotoğrafı olurdu.
Maç dakika dakika, en ince ayrıntısına kadar yazılırdı.
Okurken sanki maça gitmiş gibi olurdunuz.
O dönem deplasmana gitmeyen gazetecinin gazetesi zor satardı.
Evlerde telefon nadirdi ama olanlar gazetelerden bilgi almaya çalışırdı.
“Golleri kim attı?” sorusunun cevabı belliydi:
“Yarın gazetede okursun.”
Garip ama gerçek…
O günün gazeteleri, bugünün teknolojisine rağmen daha kaliteli iş çıkarıyordu.
Geçmişe dönüp baktığımda aklımda kalan tek şey;
Çaman ekmek ve o sarımsak kokusu…
Ah, keşke şimdi de maçta yesek…
Ayhan BAYNAL
Facebook Yorumları